Sevda KAYHAN YILMAZ

Kayahan A. Ş. Yönetim Kurulu Başkanı

Kayahan A. Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Sevda KAYHAN YILMAZ

Kayahan A. Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Sevda KAYHAN YILMAZ

“Gözümde üretim, ihracat
dışında her şey boş”

Sevda Kayhan Yılmaz. Kendini ihracata adayan bir iş insanı. ODTÜ’lü, sanayici, üretken, yenilikçi, sert mizaçlı ama bir o kadar da duygusal, biranne, bir eş. Tavrı ve tarzı olan, hiç stiletto giymese de son derece şık dolgu topuklu ayakkabıları, beyaz tshirt’ü  ve yine rahat, tarzını bütünleyen pantolonuyla adeta samimiyet ve enerji saçıyor. Bit pazarından aldığı kolyesiyle de boynunda bir eşyanın ruhunu yaşatıyor. Röportajımız aşağıda… 

 

İş hayatına nasıl başladınız?
1965 yılında Konya’da doğdum. Konya Maarif Koleji’nin tamamladıktan sonra ODTÜ İşletme Bölümünü bitirdim. Okulu bitince master mı yapayım, akademik olarak mı ilerleyim derken babam “Senin gibi yabancı dil bilen birisine ihtiyacım var, gelmen lazım.”Dedi, konu kapandı. Kendimi işyerimizde buldum.

İş hayatına ayrıcalıklı mı başladınız :)
Aslında üniversitede okurken bir tane ODTÜ İşletme mezunu gençişyerimize gelmişti ama çok düşük bir ücretle başladı. Ben de çok düşük bir ücretle başladım. Benim farkım şuydu ki; burası benim işimdi. O nedenle benim için düşük, yüksek fark etmez, buralıyım diye kaldım. Hala maaşlıyız :) Şirketin kurumsallaşmasının temel ögesi paranın resmiyette olması. Daha doğrusu herkesin şirketten alacağı paranın belli olması.Mesela bizim şirketin diğer ortakları, yeğenlerim var. Onların da maaşları var.İhtiyacı olduğunda tabi ki herkes alabilir ama limitsiz bir para yok. Hazıra dağ dayanmaz. Herkesin alabileceği belli paralar vardır. O günleri hatırlıyorum da ODTÜ’yü bitirmişim. Ben mezun olduğumda ailede başka üniversite mezunu yoktu. En düşük maaşı ben alıyordum. Tabi insan da birdemoralizeoluyor. Şimdiki gençlere belki bunu söylemek lazım.Okulu bitirir bitirmez 20 bin lira maaş alacağım diye hayal kurmasınlar. Sonra hayat bir gösteriyor; hayallerinden çok düşük maaş olunca bozuluyorlar. Ben de genç annesiyim. Onlar da aynı şeyi hissediyorlar. O zaman kendime hep “Sabret kızım. Paraya da takılma. Burası senin işin.” Dedim durdum. O günleri aştım. Yapabildikçe kendinize yer açıyor, bulunduğunuz yere kattığınız değer doğrultusunda zaten büyüyüp gidiyorsunuz.

Aynı koşullarda bir başka işyerinde çalışıyor olsaydınız aynı sabrı gösterir miydiniz?
Muhtemelen gösterilmez. Arkadaşlarımı hatırlıyorum; benim aldığım maaşın yaklaşık 3 buçuk kat fazlasını alıyorlardı. Gerçekçi olmak lazım. Ben böyle bir yerde başlasaydım ki ozamanlar Ankara, İstanbul, daha ODTÜ İşletme mezunlarına doymamıştı. Ben de Ankara, İstanbul gibi büyükşehirlerde kurumsal bir firmaya giderdim diye düşünüyorum. Özel sektörde, böyle bir ücretle başlamazdım zaten.Başlasam da fırsat kollayıp daha iyisini arardım. Bu, tüm çalışanlar için geçerli. Maaşını beğenmiyorsan daha iyisini bulduğunda geçeceksin. Profesyonellik budur. Ben bu geçişi yapan çalışanımıza da hiç kızmam. Gidenle de kötü ayrılınmaz.Giderim ama mevcut çalıştığım yer artırırsa kalırım da. “Babamın işyeri mi?” derler ya. Ben babamın işyeri olduğu için kaldım. Elbette ki daha iyi şartları bulunca herkes işini değiştirme özgürlüğüne sahiptir. Anayasal haktır.

İş hayatına girdiğiniz zaman herşeyin dışardan göründüğü gibi olmadığını nasıl fark ettiniz?
Aklım erdi ereli buraya gelirdim. Biraz oyun oynar biraz çalışırdım. Ama nasıl çalışma :) Talaş topluyorsun, babana 2 buçuk liradan satıyorsun. 12 yaşında sigortalandım. Geldiğimde aslında bana çok sürpriz olmadı. Zaten çok işin içindeydim. Babam evde sürekli işi anlatırdı, annemle konuşurdu. Annem hala şirketimizin yönetim kurulu başkan yardımcısıdır. Annem her zaman işle ilgili fikri olan, eğitimli bir kadın. Onun her zaman işle ilgili konuşmaları önümde bir örnekti. Şunu da yaşadım. Geldiğimde kendime yapacak bir iş bulamadım. Çünkü bir sistem olmadığı için benim bir görev tanımım, bir pozisyonum yoktu. Şu anda kızım burada işe başlasa, onu ilgili birimde kendi görev tanımına uygun bir yere oturturum. Ama benim oturduğum yer fabrikanın ana iki hissedarı olan babamla amcamın odası. Onların karşısında, her an onlarla iç içe. Öte yandan çok da güzel bir deneyim. Sistem olmadığı için “Ne yapabilirim” diye yapacak işi kendim yaratmaya çalıştım.

İhracata yönelmeniz de ta bu dönemlere mi dayanıyor?
Çalışmaya başlamamın ilk senesinde ihracat yapmanın gerekliliğini anlayıp ihracat yapmaya çalıştım. Çünkü benim gözümde ihracat dışında her şey boş. Devleti ya da Türkiye Cumhuriyeti’ni bir insan olarak düşünün; iç ticaret, bir cebinizden alıp öbür cebinize koymaktır. Sizi ne zenginleştirir ne fakirleştirir. Zenginleşmek için ancak iç tüketimin artması gerekir. Orada da kaynaklarınızı üretime ne derece döndürdüğünüz önemli. Ben de dedim ki; ihracat yapıyım da hem Türkiye’ye, hem bize girdi olsun. Bir buçuk yıl çalıştım sonuç sıfır. Hiç ihracat yapamadım. O arada şunu gördüm; ihracata giden yok kaliteden geçiyor. Bir ürünü ihraç ederken onun kalitesinden emin olmam, kaliteyi de kontrol altında tutmam gerekir. Bu da bir başkasının işyerinde çok zor. O nedenle kendiürünümüzü ihraç etmek için uğraştım. Ama bu da ha deyince olmuyor. Bizde kurulu bir düzen vardı. Maaşım geliyordu. Buna rağmen zorlandım. Sıfırdan başlayan için çok zor. İki, üç sene belki hiç iş alamayabilirsiniz. Avrupa’ya satmayı hedefledim; çünkü dil olarak daha kolaydı. Avrupa’ya satmak için onların kalitesine ulaşmak lazım. Bunun için de kaliteye yatırım yapmak gerekti. Birkaç yıl da kalite yatırımları konusunda çalıştık. Sonra ihracata başladık. İhracata başlarken bizim ürünümüzden ihracat 1993’te 100 bin doların altındaydı. Biz başladık ihracatı 10 kat artırdık. Çünkü bir anda çok ciddi bir müşteriyle karşılaştık.

Aslında sihirli bir dokunuş yapmışsınız
Tabi ki hiçbir zaman hayaller gibi olmuyor. Babam çalışıyor, eve ekmek getiriyor, anlatıyor ama o mantıkta bir şirket bugünkü şartlarda ayakta kalamaz. Bugün hiçbir şirket o mantıkta değildir. Beğenmiyor muyum ben o şirketi? Olur mu? Bizim altyapımız onlar. Büyüklerimize minnettarım.O günleri geçtiler, şimdi biz üzerimize düşeni yapıp, bizden sonrakilerin de belli bir aşamaya getirmesi için bekleyeceğiz. O nedenle zorluklar oluyor. Ama aklı kullanıp ne yapabiliriz diye düşünmek lazım.

Makine ihracatçıları Birliğinin Başkan Yardımcılığı görevini de ihracata verdiğiniz önem nedeniyle mi yapıyorsunuz?
Bu tip işlerin maddi katkısı olmaz. Makinayla ilgili derneklerde de aktif görevler yaptım, yapıyorum. Mesela Makina İmalatçıları Birliği var. Oranın bir önceki dönem başkanıydım. Akışkan Derneği var. AKDER; oranın yönetim kurulu üyesiyim. Makina Federasyonu’nun denetçisiyim. Bunları neden yapıyorum? Çünkü sizin bir çınar fidanınız var. Bu çınar fidanının ulu gölgesinde dinlenmek istiyorsunuz. Ulu bir ağacım olsun istiyorsunuz. Bunu saksıya mı gömersiniz, bahçeye mi? Eğer ben bu şirketi, sektörümü, ilimibüyütmek istiyorsam önce Türkiye’nin büyümesi lazım. Sosyal sorumluluk bir tarafta, bir tarafta hayır. Çünkü benim için amaç gerçekten Türkiye’nin güçlü kılınması. Güçlü olduktan sonra o zaman istediğinizi yapabilirsiniz. Mesela benim Avrupa’da bir müşterim var. 25 yıldır çalışıyoruz. Ve 25 yıldır resmen zorladılar. Çok zorladılar ama hep sabrettim. 25 sene sonra bir gün dedim ki; “Artık bu şartlarla sizle çalışmak istemiyorum. Çalışacaksanız şu şartlarla çalışabiliriz.” Şartları koyan taraf olabilmek için teknik, ekonomik olarak güçlü olmak gerekiyordu. Bu tek firmanızın gücü değil, ülkenizin gücüyle mümkün. Önce büyük itirazlar gelse de sonunda dediğimizi kabul ettiler. Çalışmaya devam ettik. Biraz güçlenmeniz için de bu tür kamu görevlerinde yer almanız lazım. Hayır işleri de böyledir. Benim gözümde üretime yapılacak katkı Türkiye’ye yapılacak en büyük hayırdır.İhtiyaç sahibi birisine yardımda bulunduğunuz zaman bataklıktaki bir sineği öldürüyorsunuz. O adamın hayatına dokunup çekiliyorsunuz. Tabi ki o da gerekli. Ama bizim toplum geneline yansıyan ulvi görevlerimiz var. Her zaman bu bilincim vardı. Bu görevleri yapmak için Türkiye’yi kalkındırmak lazım. Türkiye’yi kalkındıracak şey de üretim. Şimdi geldiğimiz noktada üretimin ne kadar önemli olduğu söyleniyor. Tüm bu sivil toplum kuruluşlarındaki çalışmalarım da Türkiye’nin kalkınmasına zerre de olsa katkıda bulunmak için.

Umutlu musunuz?
Bana 5 sene önce umudunuz, gelecekle ilgili beklentiniz nedir diyesorsanız “Ne uzarız, ne kısalırız” derdim. Şimdi umut var. Çünkü hatayı telafi etmenin yolu önce o hatayı fark etmekten geçer. Hata bulundu. Şimdi alınacak tedbirlerle, daha az bürokrasiyle sorunlar çözülecek diye umuyoruz.

Mesela Avrupa’da bir kavram var; Agility. Kıvraklık, esneklik. Artık öyle olacağız. Değişen pozisyonlara göre şekil değiştireceğiz. Devlet yapımızın böyle hızlı ve kıvrak, esnek olması lazım.Bu nedenle şimdi yeni sistemden, yeni dönemden bu şartların akıllıca değerlendirilmesini bekliyoruz. Muhakkak ki dirençle karşılaşacak. Her değişiklik bir karşı koymayla karşılaşır. Ama umudum var. Doğru işlendiği taktirde. Çünkü temel sorunlar bulundu. “Eğitim” dendi, doğru. Bizler çok büyük sıkıntı yaşadık. Mesela burası tehlikeli sınıfta değerlendirilen bir işyeri. 16 yaşından küçük işçi çalıştıramayız. Aynı zamanda da çırak çalıştırmamız lazım. Çırak olarak da 16 yaşın altındakiler gelir. İşe çırak mı almayım. Liseyi bitiren bir gençten tornacı mı yetişir? Bu eğitim sisteminin,özellikle teknik okul seviyesindekieğitim sisteminin ivedilikle düzeltilmesi lazım. Mesela bu fark edildi. Üretimle ilgili sıkıntılarımız farkedildi. Bunların fark edilmesi çözüleceği yolunda bir umut ve biz de izliyoruz. Söylenen ve planlanan her şey inşallah yakın zamanda yapılır.

Annenizin iş yerindeki işlerle ilgilendiğinden söz etmiştiniz. Bu durumda babanızın nasıl bir etkisi ve katkısı oldu?
Biz Taşkentliyiz. Taşkent’te kadınlar günlük hayatın içinde çokça bulunurlar. Biz avar sulama deriz. Bahçe sulamaya da giderler, sanayi işine de karışırlar. Taşkent’in kadınları çok da özgürdür. Taşkent 2700 m, dağların tepesinde, kapalı bir yer. Babamın yetiştiği dönemlerde aslında dışarıdan çok fazla kız alıp vermemiş. 1031’ de iskan olduktan sonra orada kalmış ve Orta Asya’dan göçen Türklerin ananelerinin çok kaybolmadığı bir yerleşim. Genlerden gelen şeyler var. Babamın etkisi de olmuştur. Bir de dedem işçiydi. Hep dışarıya çalışmaya gittiği için anne evde kalır eve hem annelik hem de babalık yaparmış. Güçlü kadının ailedeki önemini görmüş. Babam çok okurdu. Bir odamız vardı; bir duvarı tamamen kitaplıktı. Ansiklopedinin dışında klasik eserlerden olan Platonun Devlet’i Bostan, Gülistan, Mesnevi vb. kitaplar hep babamın elindeydi. Hem teknik hem de felsefe okumuş birisiydi. Onedenle her ne kadar sertliğiyle tanınsa da babam çok sevgi dolu bir insandır. Yaradandan ötürü yaradılanı sevmeyi kendisine fesefe edindiği için, kız çocuğunu sevmemeyi veya erkeği üstün tutmayı kainata veya Allah’a isyan olarak gördüğü için bizim evimizde “Sen kızsın yapamazsın “ diye bir şey ben hiç duymadım.

Aldığınız eğitimin işyerindeki konumunuza nasıl bir etkisi oldu?
Ben buraya ortaokul, lise mezunu olarak gelseydim hiçbir varlığım olmazdı. Benim varlığımı kabul ettirmem için elimde bir altın bilezik olması lazımdı, bu da eğitimdi. Bu bilinci bana veren annemle babamdı zaten. Onların teşvikleriyle, benim de okumayı çok sevmemle birlikte eğitimimi aldım. Ben çok şanslıyım. Muhakkak yaşamış olduğum sıkıntılar da var. Hayat tozpembe değil ancak onlara da “gelişme yolunda bir kademe” diye bakıyorum. Bir şansım da eşim oldu . Bana hayatımızın her alanında çok büyük destek oldu. Çocuklarımızın yetişmesinde eşimin de annemin de büyük emeği vardır. Hatta kızım bazen yoğun işlerim olunca benimle şakalaşır, “Bir gün çocuklarım olursa sana değil babama emanet ederim” der. Ben de canıma minnet derim.Şanssız olduğum kısımlar da var elbette ama onlar da kader. Yapacak bir şey yok.

Bisiklet kullanmayı biliyor musunuz?
Bisiklet kullanmayı babam öğretti. Kaç yaşında öğrendiğimi hatırlamıyorum ama çok küçük bir yaşta öğrenmişim. Hatta babam ilkbaharda Almanya’ya fuara gittiği zaman oradan bana bisiklet getirirdi, yaz boyu binerdim ve yaz sonunda da eskidiği için o bisikletisatardım. İlk ticaretlerimden birisidir. Sonra o paraları babama verirdim. İlkokul 5. Sınıfta yüklü parayı alır dolmuşla bankaya gider yatırırdım. Babam cesur ve gözü kara yetiştirdi. Tabi o zamanki şartlarda farklıydı.Hatta İlkokul 1. Sınıfta, birmilli bayramda Çanakkale’ye gittik. Gelibolu’da babam arabayı durdurdu ve “Senin ataların burada can verdi, gel öğren burayı” dedi. Tabancasını verdi,” Gel buradan ateş et, senin ataların buralardan ateş edip düşmanı kovdu” dedi. Çok duygusal anlar yaşamıştık. Hep ufak ufak dokunuşları vardı hayatıma.

Çok sert mizaçlı görünseniz de aslında duygusal bir yapınız var ..
Bazen, bir kız çocuğu neden bu kadar sert mizaçlı yetiştirilir ki diyesorarım kendime. Babamın erkek çocuğu da var halbuki. Bir örnek; 30’lu yaşlardayım annem “Kızım saçların ağardı” dedi. Ben de “Ne var anne, ağarmasaydı da teyzemin oğlu gibi 24 yaşında mezara mı koysaydın “ dedim. Böyle sertimdir. Ama söylediklerim hayatın gerçekleriydi. Şükredeceğimiz şeylerden yakınıyoruz. Saçım mı ağardı? Ne mutlu ki saçım ağarabiliyor, o günleri görebiliyoruz. Onun için aslında insanların mutlu olmasının çok temel bir yolu var, “Baktığımız yeri değiştirmek” Mesela birisi yakınını kaybediyor, üstesinden gelebiliyor, bir başkası bunalıma giriyor. İşte bu baktığımız yeri değiştirmekle, sabretmeyi öğrenmekle ilgili olan şeyler. Duygusal yanım çok fazla.

Alışverişinizi kendiniz mi yaparsınız?
Ev alışverişini eşim yapar. Keşke giysi alışverişimi de yapsa.Ama yapmıyor :) Çarşıya çıkmayı hiç sevmem. Para harcamayı da sevmem :) Eskiden en sevdiğim şeylerden bir tanesi pazara gitmekti. Hala zaman zaman giderim.Baharda o otların satıldığı yerlerde dolaşmaya bayılırım. Ama en çok bitpazarına gitmeyi severim. Bitpazarında hayatlar var aslında. Mesela bir tane gözlük aldım, kulpları yok. Sadece burnun üstüne takılır. Kullananın terden eskittiği bir gözlük. Ben orada gözlük sahibinin hayatına dokunmuş gibi hissettim. Mesela kolyem bitpazarındandır.

Hayatınızın dönüm noktası nedir?
2000 yılı hayatımla ilgili çok farklı kararlar aldığım, dünyaya bakışımın değiştiği bir yıl oldu. İş hayatında inandığım birçok değer, temelden değişti. 2000 yılının ortasından önce aile anayasası yazıyoruz; babam “Aile şirket içindir” maddesini koymak istedi. Ben de “Şirket aile içindir” dedim. Çünkü benim için önce aileydi. Ancak 2000 yılından itibaren iş hayatımda başlayan değişikliklerle birlikte babamın çok haklı olduğunu gördüm. Bu şirket, bu vatan için, Konya için, insan için lazım. Her şirket aslında öyle. Hiçbir şirket bir kişiye ait değildir. Çalışanlar ve aileleri derken belki bin, belki de binlerle Türkiye ayakta kalıyor ve bu tip özveriyle çalışan insanlarımızın sayesinde bizim ekonomimiz hala sağlam duruyor. O yüzden 2000 yılında, naif, yumuşak Sevda bambaşka bir yere gitti ve babamın beni böyle yetiştirmesindeki mantığı yerli yerine oturtmuş oldum. Her işte bir hayır vardır. Şimdi öncelikli olan şirkettir ve aslında şirket bir sembol. Benim için Konya’dır, bir büyütürsem makine sektördür, Türkiye’dir. Türkiye Cumhuriyeti’nden önemli hiçbir şey yoktur. Daha da büyüğüne gidersem insanlıktır benim için.